Çekirge Mah. 1. Murat Cad. No: 13, 16265 Osmangazi/Bursa
bilgi@bursabirlikvakfi.org
-
Cuma Meclisi  |  Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu
1343 defa okundu
28 Kasım 2017 Salı - 12:00
A1
A2
A3
A4
Cuma Meclisi  |  Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu

Eski başbakanımız Ahmet Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde Bursa'da 'Sykes-Picot’un 100. Yılında İslam Dünyası' başlıklı bir konuşma yaptı.

Habere Ait Resimlerini Görmek İçin Tıklayınız

 

Kalemin hızının düşüncenin hızına yetişmediği bir geceydi. “Yeni Osmanlıcı”, milletin “Ahmet Hocası” Ahmet Davutoğlu’nun ağzından çıkan her cümle, bir zihin inşası için önemliydi çünkü. İnsan Ahmet Davutoğlu’nu dinlerken sanki dünya küçülüyor gözünde, devletler cisimleşiyor zihninde, sınırlar anlam kazanıyor, tarih yeniden yorumlanıyor ve sahih bir bilinç yürüyor damarlarına. Söylenen her cümle, bir haritanın sınır çizgisi oluyor. Günümüzde iyice karışmış olan dost-düşman kavramı açık bir şekilde çıkıyor ortaya. Devletlerin attıkları adımların ne anlama geldikleri, tarihi yeniden yazmanın ne demek olduğu, devlet-devlet ilişkisi ve devlet-toplum ilişkisi ne demek, iyice anlaşılıyor o anlattıkça. Davutoğlu, mütebessim çehresi ve sakin tavrıyla esir alıyor sohbetinde dinleyiciyi. Sahiciliği, samimiyeti kuşatıyor ortamı. Tarih ve tarihi oluşturan olaylar soyut olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünüyor, dokunulası hale geliyor sonra.

Bu hissedişler, Ahmet Davutoğlu’nun 2 Aralık Cuma gecesi Birlik Vakfı Bursa Şubesi’ni ziyaretine ait hissedişler. Tıklım tıklım dolu olan salona bir göz atıldığında, salondaki insanların kalplerinin aynı ritimde attığını hemen anlardı görmesini gören gözler. Öyle samimi, öyle duygu dolu bir sohbetti.

Davutoğlu Hoca “Yüz yıllık parantez kapanıyor.” şeklinde tarihe not düştüğü cümlesinin ne anlama geldiğini açıklamak için gelmişti Bursa’ya, Cuma Meclisi’ne. Konusu “Sykes-Picot’un 100. Yılında İslam Dünyası” gibi kuşatıcı bir konuydu. Geniş bir tarih ve ufuk turu attırdı Davutoğlu Hoca dinleyicilere. Tarihi, o tuhaf ve anlaşılmaz soyutluğundan uzaklaştırıp yeryüzüne, aramıza indirdi.

Yüz yıllık parantez mevzuu

“Benim de içinde bulunduğum 70 kuşağı hem medeniyet bilincine hem de bir iddiaya sahip olan bir kuşaktı. Biliniz ki bu kuşak hâlâ o iddiasını koruyor.” şeklindeki sözleriyle donanımlı insanların az zamanda ve kolayca yetişmeyeceğini ima eden Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başbakanlığım zamanında ‘Ya Kut'ül Amare kazanacak ya Sykes-Picot’ demiştim. Bunu hâlâ söylüyorum. İnanınız ki Kut'ül Amare, Çanakkale Zaferi’nden daha küçük bir zafer değildir. Çanakkale nasıl İstanbul’un savunmasıysa Kut’ül Amare de Bağdat’ın savunmasıdır. Üstelik Kut'ül Amare’de gözlerden kaçırılan bir başka gerçek daha vardır: Kut'ül Amare, Osmanlının savaşıydı ve bu savaşta Osmanlı saflarında Türk, Kürt, Arap, Hintli, Afgan gibi çeşitli topluluklardan insanların yanında Yahudisi ve Hıristiyanı dâhil her dinden insan vardı. Kut'ül Amare, yekpare bir İslam coğrafyasının savaşıydı. Zaten ondan sonra İslam dünyası bir bütün olarak varlığını sürdüremedi.”

Davutoğlu, İslam’ın Müslümanlara yeryüzünde adaleti sağlamak gibi bir sorumluluk yüklediğini ve yeryüzünün her coğrafyasında bu adalet sağlanıncaya kadar da Müslümanların mükellefiyetinin devam edeceğini söyleyerek, Müslümanların tarihi sorumluluğunu bir kez daha hatırlattı ümmete.

Tek coğrafyadan parçalanmış devletlere 

Davutoğlu, en son Osmanlının şahsında yekvücut olan İslam dünyasının, son yüz yıla kadar tek bir coğrafya olduğunu ve buna da İslam coğrafyası dendiğini belirterek bunun önemini de şu sözlerle anlattı: “Geçmişte İslam devletleri yekpare idi. Mesela Mevlana gibi, Muhyiddin Arabi gibi, Sadrettin Konevi gibi ilim dünyasının büyükleri her ne kadar farklı coğrafyalardan olsalar da, İslam coğrafyasının birer ferdi olmaları dolayısıyla hiçbir engelle karşılaşmadan ve hiçbir yabancılık çekmeden Konya’da buluşup birlikte bir geleneği paylaşarak bir medeniyeti inşa ediyorlardı. Bu durum 1. Dünya Savaşı’na kadar hep böyleydi. Afrika’dan Rusya’ya kadar İslam coğrafyası tek bir coğrafyaydı.”

Tarih boyunca Müslümanlar üç yıkıcı dalgayla karşılaştılar

Tek coğrafya olmanın beraberinde birçok imkânı getirdiğini, Müslümanların yeryüzüne adalet getirmeleri için birçok kolaylık sağladığını, Müslümanların tarih sahnesinden silinmelerine izin vermediğini şu sözlerle açıkladı Davutoğlu: “Müslümanların tek coğrafyada olmaları, karşılaştıkları yıkıcı saldırılardan sonra bile yok olmalarını engelliyordu. Tarih boyunca Müslümanlar üç yıkıcı dalgayla karşılaştılar ama yok olmayıp kendilerini toparladılar yine de. Bu dalgalar 1. Haçlı saldırıları, 2. Moğol saldırıları, 3. Sömürgecilerin saldırıları olmak üzere üç dalgaydı. Haçlılar İslam coğrafyasını böldü ama Müslümanlar kısa zamanda bu bölünmüşlüğü giderip yine tek parça oldu. Moğollar ise İslam coğrafyasını yerle bir etti ama Moğolların yıkımı dolayısıyla ortaya çıkan konjonktür, Osmanlı gibi bir cihan devletinin ortaya çıkmasına yol açtı.”

Ahmet Davutoğlu, Osmanlının yıkılma sebeplerinin çok olduğunu ama bu sebeplerin en önemlilerinden birinin de Osmanlının ticaret yollarına hâkimiyeti olduğuna da şöyle açıklık getirdi: “Batı’da 1773 yılında başlayan teknik gelişmeler, Osmanlı duvarına çarparak yayılma alanı bulamamıştır. Yüz yılın sonuna doğru Osmanlıyı yıkmaya tam olarak karar veren ve artık gelişmiş olan Batı, Osmanlı coğrafyasında kah dini kah etnik çatışma çıkması için Osmanlı mozayiğini oluşturan toplulukları kışkırtmaya başlarken; bir yandan da İngiltere, Rusya gibi devletler de Osmanlıyı yıkmaya uğraşıyordu. Dünyanın birçok bölgesinde limanları bulunan İngiltere, Osmanlı coğrafyasına gelince duruyor ve ticaretiyle birlikte sömürgesini tamamlayamıyordu. Bu yüzden neredeyse tüm Batı ve buna ek olarak da sıcak denizlere inmek isteyen Rusya, Osmanlıyı yıkmak için canla başla uğraşmaya başladı. Osmanlı buna uzun süre direndi. Reformlar yaptı, kendisini değiştirdi ama ne yaptıysa başarılı olamadı ve bir süre sonra parçalanarak yıkıldı.”

Ne dostumuz yeni ne de düşmanımız

Türkiye’nin son on iki yılda attığı adımlarda kendisinin de payı olduğunu söyleyen Davutoğlu, amaçlarının İslam coğrafyasını yine tek parça haline getirmek olduğunu söyledikten sonra yapılması gereken şeyin aslında eski dostlarla yeniden bir araya gelmek olduğunu belirtti ve şöyle devam etti: “Şimdi Katar ile çok yakınız. Ama bu yakınlık yeni bir yakınlık değil, bunun tarihi bağları var. Aslında şu anda dost olduğumuz ülkelerin hiçbiriyle dostluğumuz yeni değil. Bize düşman olan ülkelerle de düşmanlığımız yeni değil. Bunların hepsinin tarihte bir karşılığı var. Mesela Almanlar için Berlin, Bağdat, Bükreş, Bombay, Beyrut ve daha iki şehrin bulunduğu hat yaşamsaldır. Almanlar için yaşamsal olan bu hat, Osmanlı coğrafyasındaydı. Bu bile Almanların bize düşmanlığının nasıl bir tarihi arka plana sahip olduğunu göstermeye yeter. Keza Rusya’daki Türki cumhuriyetlerin, Azerilerin, Çeçenlerin, Boşnakların bize dost olmalarının, bizden bir şey beklemelerinin, bizi ağabey bilmelerinin de tarihi bir arka planı var. Hiçbir şey durup dururken olmuyor, hepsinin arkasında yaşanmış bir tarih, edinilmiş deneyimler var. İşte bu ülkelerin bu kadim düşmanlığı ve Osmanlının bu coğrafyalardaki hâkimiyeti, gün geldi Sykes-Picot olarak ortaya çıktı. Bu çıkışla Osmanlı Anadolu coğrafyasına sıkıştı.”

Sykes-Picot acımasız, sinsi bir plandır

Sykes-Picot ve Sevr’in birbirinin tamamlayıcısı olduğunu söyleyen Davutoğlu, Sykes-Picot’un Osmanlıyı dünyadan tasfiye etme hareketi olduğunu şu sözlerle açıkladı: “Bu harita, geçmişte bir coğrafya olduğu için her türlü yıkıcı saldırıya, ölümcül istilalara direnen İslam coğrafyasını bir araya gelemeyecek şekilde parçalama planıdır. Bu plana göre düzenlenen devletlerde öyle bir yapı kurulmuştur ki, bu yapı çözülmeden yeniden bir araya gelmek mümkün değildir. Kurulan bu yapıda yönetimle halk birbirine düşman olduğu gibi, kardeş olması gereken devletler de düşman kılınmıştır. Bununla da yetinilmemiş; güç birliği yapmalarının önüne geçmek için de mesela yer altı kaynakları bakımından zengin olan bir ülkede insan kaynağı eksik bırakılmış, işgücü olan ülkelerde ise yer altı zenginliklerinin olmaması sağlanmıştır. Ve üstelik de bu ülkeler birbirine düşman edilerek sahip olunan güç ve zenginliğin paylaşılmasının önüne geçilmiştir. Sykes-Picot, işte böyle acımasız, böyle sinsi bir plandır.”

Sykes-Picot sonrası dönem

Davutoğlu, bu planın sonrasındaki gelişmeleri de yirmi beşer yıllık dört dönem halinde masaya yatırdı. Bu dört dönem, hepimizin gözlerinin önünde cereyan eden ama olaylara bir tarihçi, bir mütefekkir gözüyle bakamadığımız için anlamını idrak edemediğimiz dönemler aslında. Davutoğlu, bu dönemleri ayrıntılı bir şekilde şöyle anlattı: “İlk yirmi beş yıl, Müslüman coğrafyanın direnme dönemidir. Bu ölümüne bir direnmedir, efsanevi bir direnmedir. Tüm İslam coğrafyasına yayılan bir direnmedir. Mesela İslam coğrafyasını savunmak için Anadolu’dan kopup giden on iki bin asker İngilizlere esir düşer. Bu askerler Hindistan üzerinden Myanmar-Arakan’a gönderilir ve esaretlerini orada yaşarlar. İngiliz zalimliği orada da kendisini gösterir ve uluslararası hukuka göre esirlerin mektuplarının gönderilmesi gerekirken İngilizler onların mektuplarını göndermeyip biriktirir. Bu mektuplar daha sonra ‘Cevapsız Mektuplar’ adıyla sergilenir. İşte bu mektupları yazan kişilerin mezarları Myanmar- Arakan bölgesindedir. Dışişleri bakanlığım zamanında bu mezarların bulunmasını sağladım. Bu, bizim o bölgeye ilgimizi gösteren bir sembol olmasının yanında, bir dostluk bağıdır aynı zamanda. Bizim direnişimiz Müslüman’ın olduğu her yere uzanan bir direniştir.

Sonra ikinci çeyrek başladı. İkinci çeyrekte ise bu direniş bastırıldı ve Müslümanların devletsiz kalmaları sağlandı. Bu dönemde sadece Türkiye bağımsızdı, İran ve Pakistan ise yarı bağımsızdı. Onun dışında tüm İslam coğrafyası esirdi. Sykes-Picot denen şey budur işte.

Üçüncü çeyrekte ise Müslümanlar yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazanmaya başladı. Özellikle Afganistan’da Rusların püskürtülmesi, Müslümanlar için önemli bir kavşaktı. Bundan sonra Cezayir’den Bosna Hersek’e kadar tüm Müslümanlar uyanıp yeniden harekete geçti. Özellikle Avrupa sayılan bir yerde Müslümanların Bosna-Hersek adıyla devlet kurması, Batı’yı iyice ürküttü ve yeniden harekete geçmesine sebep oldu. Batı’nın Bosna-Hersek’teki kıyıma sessiz kalmasının sebebi budur, ürkmeleridir.

Ve son çeyrekte Müslüman bilinci uyanmıştır. Bu dönemde Müslümanlar tarihleri barışıp birbirlerine yakınlaşmaya başlamıştır ama Batı buna sessiz kalmadı.”

11 Eylül aslında nedir?

Davutoğlu, Müslüman uyanışına karşı Batı’nın sessiz kalmadığını, kalamayacağını da ekledi: “11 Eylül, Batı’nın İslam’a karşı harekete geçişinin ilanıdır aslında. Bununla birlikte Müslümanlar küresel düşman ilan edilmiştir. Ama Allah’ın bir hikmeti, Türkiye’de yerli ve güçlü bir hükümet iktidara geldi bu dönemde. Bu hükümet, dengeleri değiştirdi. Bir süre Türkiye’nin ne yapacağını gözlemleyen Batı, Türkiye’nin kendi geçmişine sahip çıkıp varlık sebebine uygun davranacağını Hamas lideri Halit Meşal’in 2006 yılında Türkiye’ye davet edilmesiyle kesin olarak anladı. Bu tarihten sonra da Türkiye’nin yürüyüşü durdurulmaya çalışıldı. Parti kapatma davasının 2007’de açıldığını unutmamak gerek.”

Kırılma noktaları ve Türkiye’nin hamleleri

Hamas ve Halit Meşal olayı ile Türkiye’ye gardını almaya başlayan Batı için asıl olayın Davos’ta patlak verdiğini söyleyen Davutoğlu, süreci şöyle özetledi: “Davos’ta ‘One minute’ denmesi, aslında Türkiye’nin İslam dünyasına sahip çıkacağının ilanıdır. Batı da bunu okudu ve bu tarihten sonra Türkiye’ye dikkatle bakmaya başladı. O zamana kadar ihtiyatla davranıp ihtiyatlı adımlar atan ve ‘Acaba başkaları ne yapacak?’ diye bekleyen Türkiye yerine, benim o zamanki ifademle ‘Bundan sonra ülkeler, acaba Türkiye hangi adımı atacak’ diye bekleyeceklerdi. Bu olayın ardından Arap Baharı başladı. Aslında Arap Baharı, Türkiye’nin başarısını gören halkların kıyamıydı. Hatırlanırsa o zaman Sudan’dan başlayıp Libya’ya kadar tüm ülkeler Türkiye’yi model aldıklarını söyleyip Türkiye’den destek istiyorlardı. Türkiye de onlara bu desteği veriyordu. Ama karşımızda devasa güce sahip devletler var. Zamanla bu düşman devletler zor kullanarak bu uyanışı terse çevirdiler. Attıkları adımlarla Türkiye’yi oyalamaya ve tekrar esir almaya uğraştılar. PKK hareketi de, 15 Temmuz rezil darbe teşebbüsü de hep bu çabaların ürünüdür. Ama ne olursa olsun bu yürüyüş durdurulamayacak, İslam coğrafyası yeniden bir araya gelecektir. Bu gerçekleşirken arada iniş çıkışlar olacaktır, bunlara bakıp umutsuzluğa kapılmamak gerek. Önemli olan yürüyüşün devam etmesidir ve bilin ki yürüyüş devam etmektedir.”

Ya Trump?

Davutoğlu, dünya dengelerini etkileyeceğine kesin gözüyle bakılan ABD başkanlık seçiminin sonucuna da, “Trump’un gelişiyle iyi şeyler olacağı umuduna kapılmayın. Hem Trump Müslüman düşmanı bir adam hem de çevresine topladıkları Müslüman düşmanı. Biz yine önce Allah’a, sonra da milletimize yaslanarak kararlı yürüyüşümüze devam edeceğiz.” sözleriyle değinerek sohbetine son verdi.

Etiketler :

uyariUyarı: Sitemizde yer alan yazı, haber, makale, video, yorum ve tüm tıbbi bilgiler sadece genel bilgilendirme amaçlıdır. Bu bilgiler zamanla geçerliliğini kaybedebilir. Sitede yer alan bu bilgiler hiçbir zaman doktor muayenesinin yerini alamaz, doktor muayenesi ve tedavisi yerine kullanılamaz, kişisel teşhis ve tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilemez. Sağlığınızla ilgili durumlarda lütfen uzman bir doktora danışınız. Sitemiz, uzman bir doktora danışılmadan yapılan herhangi bir uygulamadan doğabilecek zarardan sorumlu tutulamaz. Sitemizi ziyaret eden, yorum yapan ve doktorlara soru gönderen kişiler, bu uyarıları kabul etmiş sayılacaktır.

hemen-paylas sayfayı-yazdir