Çekirge Mah. 1. Murat Cad. No: 13, 16265 Osmangazi/Bursa
bilgi@bursabirlikvakfi.org
-
Cuma Meclisi  |  Prof. Dr. Ömer Özyılmaz
762 defa okundu
03 Ocak 2018 Çarşamba - 16:40
A1
A2
A3
A4
Cuma Meclisi  |  Prof. Dr. Ömer Özyılmaz

Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, 'Geçmişten Günümüze Üniversiteler ve 21. Yüzyıl Üniversitesi' başlıklı bir sohbet için Vakfımızdaydı.

 

 

Medeniyet inşa etmede en önemli kurumlardan biri olan üniversiteler, her zaman için önemli olagelmiştir. Çünkü bir toplum bilimsiz kalkınamıyor sonuçta. Koca Osmanlı da, yıkılışını durdurmak için zeki gençlerini dünyanın bilim merkezlerine gönderip bir derman aramıştı derdine.

Geçmişte, dünyanın çeşitli coğrafyalarında kurulmuş İslami eğitim sistemlerine baktığımızda, Müslümanların bilime ulaşma konusunda nazlanmadıklarını, tam aksine, bilimde ilerlemek için nice fedakârlıklara katlandıklarını biliyoruz.

Bilim öğretmek konusunda da cimri değildi Müslümanlar. Medreselerde gayrimüslim hocaların, gayrimüslim öğrencilerin varlıkları tarihi belgelere not düşülmüştür.

Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, kendine çalışma alanı olarak eğitimi seçmiş bir akademisyen. Yerli duruş sahibi bir düşünür aynı zamanda. “Geçmişten Günümüze Üniversiteler ve 21. Yüzyıl Üniversitesi” başlıklı bir sohbet için Bursa’daydı Ömer Özyılmaz. 5 Ocak Cuma gecesi Birlik Vakfı Bursa Şubemizin geleneksel Cuma Meclisi’ne konuk olarak genelde eğitim, özelde de İslami eğitim konusundaki düşüncelerini paylaştı dinleyicilerle.

Ömer Özyılmaz, “Yeni Türkiye, yeni yüzyılda kuruluyor. Yeni Türkiye’nin üniversitesinin nasıl olması gerektiği konusunu o yüzden sizlerle paylaşacağım.” diyerek ülkemizin geleceğine dair ümitvar düşüncesini de aktarmış oldu.

Üniversite, bilim üretmelidir

Prof. Dr. Ömer Özyılmaz sohbetin çerçevesini şöyle belirledi: “Milattan önceki tarihlerden başlayıp Batı’daki üniversiteleri, Asr-ı Saadet’ten başlayıp İslam dünyasındaki üniversiteleri inceleyeceğiz bu sohbette. Bu dönemlerde hangi kurumlar ve hangi sistemler üniversite olarak adlandırılır, hangi kurumlar üniversite olarak adlandırılamaz, bunları anlamaya çalışacağız. Asr-ı Saadet’ten binli yıllara uzanan çizgide, 810 yılında üniversite anlayışında bir kırılma vardır. Bu kırılmadan sonraki üniversiteleri günümüze kadar inceleyip en sonunda da önümüzdeki yüz yılda Türkiye’nin nasıl bir üniversiteye ihtiyacı olacak, bunu anlamaya çalışacağız. Aslında Yeni Türkiye’nin tüm kurumlarının yeniden yapılandırılması gerekir ama biz sadece ilgi alanımız olan üniversiteyle ilgili düşüncelerimizi anlatacağız.

Eğitim kurumları iki ana kategoridedir. İlk kategoride sadece eğitim öğretim yapılırken diğer kategorideyse bilim de üretilir. İşte üniversiteler, bilim üreten kurumlardır ve bu bakımdan çok önemlidirler. Zaten bir kurumu üniversite kılan da budur. Adının üniversite olması, bilim üretilmeyen bir kurumu üniversite yapmaya yetmez. Bundan sonraki sözlerimde üniversite derken hep bunu kastedeceğimin bilinmesini isterim.”

Eflatun, ilk üniversiteyi kurdu

Toplumların üretim modu denen bir moda girmelerinin belirleyici olduğunu, bu moda giremeyen toplumların, yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip olsalar bile anlamlı şeyler yapamayacaklarını, bilim üretmenin de bu modla ilgili olduğunu not düşen Ömer Özyılmaz, Batılların ilk üniversitenin temellerinin Eski Yunanistan’da atıldığını, ilk üniversiteninse Eflatun’un “Akademya”sı olduğunu söylediklerini aktardı. Özyılmaz, Batı’da üniversite tarihine dair şunları söyledi: “Eflatun tarafından MÖ 368 yılında kurulup yaklaşık altmış yıl devam eden bu üniversitede bilim üretilmiştir. Ama sonra on beş asır boyunca Batı’da üniversite yok, akademik anlamda bilim üretimi yoktur. Batı’da ikinci üniversite, 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi’dir. 1167’de Oxford, 1208’de Paris Üniversitesi kurulur ve böylelikle üniversiteler birbirini izler. Batı artık bilim üretmeye başlamıştır.”

İslam dünyasında ilk üniversite Suffa’dır

Özyılmaz, İslam dünyasında bu konudaki ilk örneğin Suffa olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: “İslam dünyasında ilk üniversite ‘Suffa’dır. Bunu ilk yazan rahmetli Muhammed Hamdullah’tır. Bilindiği gibi Hicret’ten sonra ilk mescid, Mescid-i Nebevi’dir. Mescid-i Nebevi’nin hemen bitişiğine bir suffa yapılmıştır. Bu suffada hem eğitim öğretim veriliyor hem de bilim üretiliyordu. Yurt bölümü de bulunan bu suffada, öğrencilerin yanında zamanın fukarası da barınıyordu. Böyle çok işlevli olan Suffa’nın asıl kuruluş amacı, öğrenci yetiştirmektir. Suffa’daki öğrenci sayısı, dönemine göre yetmiş ile dört yüz arasında değişmektedir.

Bakın, o zaman ayetler geliyor. Gelen ayetler anlaşılmalı, yorumlanmalı ve hayata aktarılmalıdır. Çünkü yeni bir dünya kuruluyor o tarihlerde. Yeni bir devlet kuruluyor; toplumun geleneği, göreneği, bilgisi, kültürü, askeri yapılanması, ekonomisi vb. her şey yeniden şekilleniyor. Bu dünyayı kurmak için de bilgi üretilmelidir. İşte Suffa, bu üretimin yapıldığı yerdir. Suffa’da gelen ayetler, Peygamberimizin öncülüğünde anlaşılıp yorumlanıyor, hayata aktarılacak hale geliyor ve sonra da Mescid-i Nebevi’de diğer müminlere aktarılıyordu. Kısacası, o dünyanın kurucu merkezi Suffa’dır. Diğer müminler gündelik hayatlarıyla uğraşırken Ashab-ı Suffa, Peygamberimizin etrafında halkalanmış onu dinliyor, ona sorular soruyor, onu anlamaya çalışıyor, tüm zamanlarını buna ayırıyordu. Suffa’da yetişenler o zamanın ekonomistleri, eğitimcileri, maliyecileri, valileri, emniyetçileri vb. oluyordu zamanla. Kelimenin tam anlamıyla orada harika işler yapılıyordu. Sıradan biri olarak Suffa’ya giren biri, tam anlamıyla yetişmiş, donanmış biri olarak oradan çıkıyor ve toplumda önemli roller üstleniyordu. Burada öyle nitelikli bir eğitim veriliyor, öyle bir enerji aktarılıyordu ki insanlara, bu eğitimi alan bu insanlar çok kısa bir sürede bir medeniyet ortaya çıkardılar, dünyaya nizam verdiler.”

Suffa bir kaynaktır

Üretimin gelişme ve dönüştürme anlamına geldiğini söyleyen Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, Suffa’daki bilgi üretiminin sadece o bölgeyi değil tüm dünyayı etkileyecek kadar güçlü bir üretim olduğunu söyledi. Daha sonra İslami eğitimin tarihi gelişimi hakkında şunları söyledi: “İslami ilimlerin birçoğunun kaynadı da Suffa’dır. Burada hadis toplama, tefsir, Kur’an, İslam hukuku araştırmaları yapılmıştır. Tüm bu ilimlerin kaynağı yine Suffa’dır. Tasavvufun temeli de yine burada atılmıştır. Suffa’da yeşerip gelişen bu anlayış, daha sonra camilerle devam etmiştir. Ama camilere bir suffa yapılmamış, camilerin içinde belli köşelerde bu eğitimler verilmiştir. Bu sistem 1060 yıllarına kadar böyle devam eder.”

Kitabevleri de bir eğitim merkeziydi

Ömer Özyılmaz, bu eğitimin camilerde verilmesiyle beraber özellikle cami çevrelerinde kitabevlerinin ortaya çıktığını söyleyerek kitabevleri konusunu şu sözlerle anlattı: “O zamanın kitabevleri sadece kitap satılan bir yer değildi. Oraları aynı zamanda kitap çoğaltılan bir matbaa, gelenlerin bilgi aldıkları bir akademi, fikir tartışmalarının yapıldığı birer kurumdu aynı zamanda. Görüldüğü gibi buralarda da üniversiteye benzer bir yapılanma var ama yine de bunlara üniversite diyemiyoruz. Çünkü bunların bir müfredatı, bir programı ve bir planlaması yok. O zamanlarda, aynı zamanda sultanların huzurunda bilimsel tartışmalar yapılırdı. Bunlar hep Suffa geleneğinin devamıdır. Ama 1060 yılında Selçuklular ‘medrese’ adlı bir kurum geliştirirler.”

Selçukluların eğitim dünyasına hediyesi

Suffa ile başlayan ve yaklaşık olarak dört yüz yıl boyunca devam eden bu geleneğin Selçuklular zamanında kurumsallaşmasına dair Özyılmaz şu bilgileri aktardı: “Selçuklular, medrese adını verdikleri ve başında, günümüzdeki anlayışa göre söylersek, rektörü, müdürü, hocaları, müfredatı, öğrencileri, yurtları, devletten tahsisatı olan bir kurum oluştururlar. Bu kurum, Suffa ile başlayıp bir gelenek halinde dört yüz sene devam eden bir eğitim geleneğinin devamıdır. Bu kurumlar sadece bir yerde değildir, birçok yerde kurulur. Bu kurumları kurmakla yetinmez Selçuklu, buna öğrenci yetiştiren ilkokulları da açar. Bu şekilde kurumsallaşma dünyada bir ilktir. Ama bu dönemde bilim üretme azalır. Durmaz ama azalır. Bu kurumlarda o zamana kadar üretilen bilginin aktarılması gerçekleştirilir. Bilim üretme ise azalarak devam eder.”

Rasathaneler birer üniversitedir

Ömer Özyılmaz, rasathanelere de ayrı bir fasıl açtı: “Rasathaneler miladi 750 yıllarında kurulmaya başlandı. Rasathanedenilen kurumlar aslında başlı başına birer üniversitedir. Rasathanelerde matematik, astronomi, fizik, tıp gibi birçok bilim dalından yararlanılıyordu ve dolayısıyla bu bilimlerin eğitimi de buralarda yapılıyordu. Bu bilim dallarıyla ilgili birçok gelişme rasathanelerde ortaya çıkmıştır. Rasathaneler devlet başkanları tarafından kurulmaktadır. Buralarda bilim dünyasının en önemli keşifleri yapılmıştır. Bilim dünyasında birçok kişi, Batı bilim dünyasının rasathanelerdeki bilimsel araştırmalara çok şey borçlu olduğunu bilir.”

Beyt’ul-Hikme de bir üniversiteydi

İslam medeniyetinin eğitim dünyasına kazandırdığı bir diğer kurum olan Beyt’ul-Hikme hakkında ise şu bilgileri verdi Özyılmaz: “Abbasi Halifesi Memun zamanında açılan Beyt’ul-Hikme de hiç kuşku yok ki bir üniversitedir. Unutmayın ki İslam, kısa bir zamanda dünyanın her tarafında kendini gösterdi. Bu aşamada birçok medeniyetle, birçok kültürle, birçok kurum ve birçok inançla da karşılaşıp onlarla yüzleşti. Onlara bir şeyler verdiği gibi, onlardan bir şeyler de aldı. Onlarla tartıştı. Onlarla tartışmadan galip çıkmak için de o kültürü bilip öğrenmek ihtiyacı duydu. Bu ihtiyaç dolayısıyla da Müslümanlar, o güne kadar üretilen bilgileri kaynaklarından öğrenmek için girişimde bulundu. Bunun için de tüm bilgi birikiminin yer aldığı kitapları bir yerde toplamaya başladılar. İşte bu kaynakların toplandığı yerin adıdır Beyt’ul-Hikme. Üniversite işlevine sahip olan bir kütüphanedir yani. Orasını sıradan bir kütüphane gibi düşünmeyin. Orada tercümanlar, memurlar, kitapları inceleyen ilim adamları vb. birçok insan ve birçok bilim adamı var. Bunlar kitaplardaki bilgileri müzakere ediyor aynı zamanda. Yani bilgi üretiyorlar. Dolayısıyla burası da bir üniversitedir.”

Osmanlı döneminde üniversiteler

Osmanlı’nın eğitim dünyasına muazzam gelenekler kazandırdığını söyleyen Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, bu dönemde kurumsallaşma çalışmalarının mükemmel seviyede olduğunu, özellikle de Fatih Medreseleri’nin bu alanda düzenleyici ve model oluşturucu bir yapı olduğunu söyledi. Osmanlının bilgi üretmekten çok üretilen bilgiyi yeni kuşaklara aktarma işiyle uğraştığını söyleyen Özyılmaz, bu dönemdeki müfredat ve okullarda okutulan kitapların zirve noktada olduğunu, bu kitapların birkaç asır hiç değiştirilmeden eğitim kurumlarında okutulduğunu not düştü. Bu döneme dair de “Osmanlıda devlet, eğitim işine karışmazdı. Eğitim tamamıyla özel sektöre, vakıflara bırakılmıştı. Vakıflar, daha kuruluş aşamasında her şeyi planlayıp her şeyi karşılayacak sistem kurarlardı.” bilgilerini verdi.

Ortaçağ karanlığı Batı’nındır

Ömer Özyılmaz, Tanzimat sonrası ortaya çıkan kompleksli aydın tipini de şu sözlerle eleştirdi: “Gördüğünüz gibi, İslam dünyasında bilim üretmeyle ilgili inanılmaz gelişmeler yaşamıştır. İslam dünyası bunları yaşarken Batı’da ise bilim üretme adına bir şey yapılmamıştır. Batı, bu halini ‘Ortaçağ karanlığı’ diye tanımlamaktadır ve gerçekten de bu tanımlama doğrudur. Rönesans’a kadar bir karanlığın içindedir Batı. Şimdi bizim kompleksli aydınımız, Ortaçağ karanlığı dendiği zaman buna İslam medeniyetini de dahil ediyor. Hayır, asla öyle değildir! Batının ‘karanlık çağ’ dediği bu dönem, bizim en aydınlık dönemlerimizden biridir. Bu dönemde Batı, bizden almıştır her şeyi. Bu dönem bizim en müthiş dönemlerimizden biridir.”

Batı’da bilim zenginin hakkıydı

Ömer Özyılmaz, Batı’da üniversite kurulduktan sonra da buralarda bilim üretmenin ve üretilen bilimin toplumun her katmanına aktarılmasının ne kadar sorunlu olduğuna şu sözlerle dikkat çekti: “Osmanlıda medrese herkese açıktı. Yoksul olan gelir, parasız yatılı olarak kalır ve eğitimini alırdı. Dolayısıyla isteyen herkes bilgiye rahatça ulaşabilirdi. Ama Batı dünyasında böyle değildi. Bilgi edinme ve üniversitede okuma hakkı zenginlere ve asillere aitti. Üstelik de medreselerde okuyanlar, buradan mezun olduktan sonra devletin bürokrat ihtiyacını, kurmay ihtiyacını, ekonomist vb. ihtiyacını karşılıyordu. Yani bir yoksul, burada aldığı bir eğitimle devletin üst tabakalarına tırmanabilirdi. Oysa Batı üniversitesinde eğitim alan bir soylu, sadece kendini geliştirmiş olurdu.”

Batıda bilim üretme, Osmanlıda gerileme

1810 yılına kadar hem Osmanlıda hem de Batıda bilim üretmeden çok üretilen bilginin öğretilmesinin gerçekleştirildiğini söyleyen Ömer Özyılmaz, 1810 yılından itibaren medrese hocalarının “Biz artık gelişmeleri yakalayamaz olduk. Batıda başka gelişmeler var.” diye devlete kaygılarını ilettikleri söyledi. Bu dönemi şu sözlerle özetledi: “Bu yıllarda Berlin Üniversitesi kurulur. Bu üniversiteyi kuranlar, yeni bir anlayış kazandırma çabası içindeydiler. Bu anlayışı da ‘bilgi üretme ve proje geliştirme’ olarak ifade ettiler. Özellikle bu üniversiteyle beraber artık bilgi üretme ve üretilen bilginin sanayiye, teknolojiye vb. aktarılması dönemi başladı. Batı’da bu gelişmeler yaşanırken maalesef biz bu gelişmeleri yakalayamadık. Bu dönemde Batı, ideolojiler dahil tam bir ‘üretim modu’na girdi.

Onlarda bu gelişmeler yaşanırken Osmanlı’da akademisyenler ve aydınlar ise ‘Biz neden bu gelişmeyi yakalayamadık?’ şeklinde kısır bir tartışma içindeydi. Yine bu dönemde devlet, çağı yakalamak için yurt dışına öğrenci gönderdi ama biz yanlış ülkeye öğrenci gönderdik. O dönemde sorun yaşayan Fransa’ya öğrenci gönderdik. Öğrencimiz o sorunları, o ideolojik tartışmaları alıp ülkesine döndü. Oysa o dönemde Japonlar da yurt dışına öğrenci gönderdi ama onlar İngiltere’ye gönderdiler. O dönemde İngiltere’de ideolojik çalkantı yoktu ve bilimsel üretim vardı. Devletin böyle hatalı bir politikası da oldu eğitim alanında.”

Yeni nesil üniversiteler nasıl olacak?

Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, sohbetinin son kısmında yeni nesil üniversitelere dair öngörülerini de şöyle sıraladı: “1. ARGE yoluyla bilim üreten, 2. Eğitim öğretim yoluyla nitelikli insan yetiştiren, insanının yeteneklerini ortaya çıkaran, 3. Toplumun önünü açıp ona vizyon ve misyon kazandıran, yeni tasarımlar sunan, 4. İletişim yoluyla toplumla buluşan, topluma bir şeyler aktaran, halkla bütünleşen bir üniversite olacak. Yeni üniversiteler böyle olurken yeni Türk üniversiteleri de 1. Yönetim ve akademik kadro olarak öne çıkan, 2. Özgür düşünüp sorgulayan, mevcudu geliştiren, 3. Medeniyetimizden ve çağın bilgisinden güç alıp bunları geliştiren, 4. Toplumla bütünleşip toplumla birlikte bilgi üreten bir üniversite olacak.”

Etiketler :

uyariUyarı: Sitemizde yer alan yazı, haber, makale, video, yorum ve tüm tıbbi bilgiler sadece genel bilgilendirme amaçlıdır. Bu bilgiler zamanla geçerliliğini kaybedebilir. Sitede yer alan bu bilgiler hiçbir zaman doktor muayenesinin yerini alamaz, doktor muayenesi ve tedavisi yerine kullanılamaz, kişisel teşhis ve tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilemez. Sağlığınızla ilgili durumlarda lütfen uzman bir doktora danışınız. Sitemiz, uzman bir doktora danışılmadan yapılan herhangi bir uygulamadan doğabilecek zarardan sorumlu tutulamaz. Sitemizi ziyaret eden, yorum yapan ve doktorlara soru gönderen kişiler, bu uyarıları kabul etmiş sayılacaktır.

hemen-paylas sayfayı-yazdir